KABLOLU YAYIN ÖMÜR
31/3/2007Bulunduğum anın soluğunu çekiyordum içime doya doya. Deniz kenarındaydım ve güneş gökte parıldıyordu. Kalabalıkların içinde dingin tek-başinaydım. Kısa sürecek ömür yolculuğumda kişisel sınavımı bir başima verebilmeye gayret ediyordum. Elbette etrafım insanlarla çevriliydi. Elbette bazen kalabalıklara karışıp onların yoğunluklarını duyumsayabiliyordum. Ömür bir serüvendi. Bana bahşedilmiş bir hediyeydi. Hani, yaş gününüzde konu-komşu, eş-dost, hısım- akraba irili ufaklı hediyelerle size sürpriz yaparlar ya, işte öylesine bir ikram. Soramazsınız “bana neden bunu getirdin” diye. Gönlünden o kopup gelmiştir. Bize kalan “hediyeyi” sindirmek, onun değerini bilmek ve en güzel şekilde taçlandırmaktır. Açık kalmış televizyonda sürekli akan kablolu yayın gibidir hayat. Seyretseniz de, seyretmeseniz de geçip gider. Her ay da faturasını yollarlar size. Yoksa bir bakarsınız kesiverirler kanalınızı. Cascavlak kalırsınız ortalıkta. Ölmeden ölmek gibidir bu. Varken tüm tatlar ve imkanlar dünyada, siz ıssız bir çöle terkedilmiş gibi unutulursunuz. Hayatın akması, sizin onu “yaşamanız” anlamına gelmez. Çok değişik, çok çesitli olanaklar varken size keyifler sunmaya, siz “imtina” edersiniz.
Bir gün bir telefon geliyor size... “Biz şu bankadan arıyoruz. Size bankamızdan “ömür boyu” kredi çikarildi. Tek yapmanız gereken şubemize gelip sözleşmeleri imzalamak.”
Elbet rizikosu var varolmanın... Varolmanın ve hayatta kalabilmenin. Caddelerde, sokaklarda, eğlence mekanlarında, alış-veriş dükkanlarında coşkun bir hareketlilik var. İnsanlar “mutluluk pastası”ndan pay kapabilme yarışındalar! “Yarışındalar” çünkü bu, zamana/ şartlara/ ortama rağmen/ karşi bir “paylaşim” kavgasıdır. Haz kişinin en çok arzuladığı olgudur. Şu kısa ömrü yaşarken, toplamaya büyük heves ettiğimiz BONUS puanlarıdır. Sınırlı sayıda “günümüz” vardır ve bu günleri “dolu dolu” yaşamalıyızdır. Sevinçlerle, coşkularla, tutkularla, heyecanlarla, özenlerle!
Ömürün değerini farketmek/ bilebilmek için daha çok çaba sarfetmeliyiz. “Sınırlı miktarda ömür”ün ne büyük kısmını ziyan ettiğimizin/ heba ettiğimizin bir muhasebesini yapsak dehşete düşeriz. Çünkü bir tadımlık bal için çignedigimiz odunların haddi hesabı yoktur. Kavgalarımız, öfkelerimiz, çatislilarimiz, üzüntülerimiz, hayal kırıklıklarımız, arayışlarımız, sorunlarımız, engellerimiz, hırslarımız, bağımlılıklarımız, saplantılarımız, anlayışsızlıklarımız, geçimsizliklerimiz ÖMRÜ karartan unsurlar/ etkenlerdir.
Gene de rizikosuz bir yöntem yok. Keşke, draje-hap gibi hazır çözümler olsaydı da tüm insanlar “mutlu” olsaydı. Mutluluk, büyük ölçüde kişisel seçimlerimize bağlıdır. Bir büyük derya içinden “açık büfe” misali seçimler yaparız ve bu seçimler “yaşam tarzımızı” belirler. Çok büyük bir dünya var dışarıda. Kendimize kurduğumuz “kafesler”, aşirı korunma/ sakınma davranışlarımızın otomatik sonucu. Çogu zaman “sırça köşkleri” çok severiz ve ona sıkı sıkıya bağlanırız. “Dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak” da var. Hayatın dış şartlarının bir garantisi yok aslında. Optimum mücadeleyi vermek hep gerekiyor. “Azgın okyanus dalgalarında zevkle sörf yapmak” gibi.
Ömür, bazen çocuklarin “monopoly” oyunu gibidir. Bir şekilde “verimli” yaşamak ve hayattan daha çok HAZ puanı toplamak zorundayız. Ama bunun da, maddi ve manevi koşulları/ kuralları var. Fiziksel kurallar, daha çok “mantık silsileleri” üzerinden işleyen “yapay zeka” programlarıdır. Bir büyük bilgisayar içinde, HAZ uğruna yaptığımız hamleler bu program tarafından işlenir ve bir şekilde “oyun içinde yönlendiriliriz”. Hoş... biz, hayatı dize getirdiğimizi düşünürüz ama “program” kendi kurallarını yürütüyordur.
Manevi boyut, çok daha komplikedir. Zihnimizin ve bilincimizin kavrayamayacağı kadar derindir. Ama en çok “ahlakî boyut” bizim için elzemdir. Çünkü bu hayat, bizim diğer ömürlerimizi de etkileyecek boyuttur. Nasıl ki, “polarize dünya”nın kendine göre değerlendirmeleri var, “ahlakî yaşantılarımızın” da mutlaka kozmik/ astral düzeylerde karşilıkları/ bedelleri var.
“Çok bilinmeyenli denklem” gibi yaşam boyutları. Sadece birine saplanıp kalmayı istemem. Oysa hummalı bir İstanbul gününde dertlerden ve sıkıntılardan ırak güneşli bir deniz kenarında çay keyfine dalmışım.
Yazan: Fenomen
0 yorum yazılmıştır